Ankara bizi yazmadan önce de biz bu toprakların vicdanıydık.

<img class="wp-post-image" src="https://kirmizibulten.

Ankara bizi yazmadan önce de biz bu toprakların vicdanıydık.

featured

Gözlerini kapat ve bir asır öncesinin Mardin’ini hayal et…

Bagok Dağı’nın dumanlı zirvelerinden süzülen rüzgârın, Mezopotamya’nın sarı tozunu Midyat’ın dar sokaklarına savurduğu o günleri. Hani o meşhur “kadın hakları” cümlelerinin henüz ne Ankara’nın soğuk koridorlarında ne de İstanbul’un yalılarında kurulmadığı, sadece hayal edildiği o uzak zamanları…

İşte o tozun toprağın arasında, taş evlerin avlularında, elinde tuttuğu gümüş mühürle sadece bir köyü değil, bir halkın vicdanını yöneten kadınlar vardı.

1933’te Aydın’da bir ışık yandı, Gül Esin muhtar oldu diye tarih. Elbette yandı o ışık, yolu aydınlattı. Ama o ışık yanmadan çok önce, Mardin’in sarp köylerinde zaten birer güneş gibi parlayan dört kadın vardı: Meryem, Fatma, Hatice ve Piruze.

Onlar için muhtarlık, sadece bir devlet memurluğu değildi. Onlar için muhtarlık; “ana” olmaktı, “adalet” olmaktı, “sözü dinlenir” olmaktı.

Düşünsene Ayınortlu Meryem’i… Yıl 1914. Dünya yanıyor, seferberlik ilan edilmiş, köyün erkeği ya cephede ya gurbette. Köyün ortasında kalmış koca bir boşluk. İşte o boşluğu Meryem dolduruyor. Süryani’si, Müslüman’ı, Arap’ı, Kürt’ü; hepsi o gencecik kadının gözlerine bakıyor: “Bizim halimiz ne olacak Meryem?” diye. Meryem, korkusunu bohçasına sarıp kaldırıyor; mührü avucuna alıyor. Tam 20 yıl boyunca, o mühür sadece kağıtlara değil, bir halkın ortak yaşam umuduna basılıyor.

Hatice ve Diğerleri Ya Soranlı Hatice’ye ne demeli? Aşiretin, tüfeğin, sert törelerin hüküm sürdüğü o topraklarda; sesi titretmeden, sözü yere düşürmeden “buradayım” demek…

Keferallaplı Fatma’nın bereketli elleriyle toprağı, Divanlı Piruze’nin çelik iradesiyle o sarp dağ yollarını yönetmesi…

Onlar, Ankara’dan bir yasa gelmesini beklemediler. Onlar, halkın “Biz sana güveniyoruz” diyen o sıcak elini tuttular. Birinin ana dili Kürtçe’ydi, birininki Arapça, öbürününki Süryanice… Ama mühürleri hep aynı dili konuşuyordu: Adalet.

Bugün önümüzde duran o sararmış gazete küpürü, aslında sadece bir haber değil; Mezopotamya kadınının bir asırlık “vakar” belgesidir. O fotoğraflardaki kararlı bakışlar, bize şunu fısıldıyor: “Biz buradaydık. Kanun bizi yazmadan önce de biz bu toprakların vicdanıydık.

“Şimdi ne zaman Mardin’in o dar sokaklarından geçsen, ya da bir köy kahvesinin önünde otursan; rüzgârın sesine kulak ver. Belki o rüzgâr sana, mühürlü elleriyle bir coğrafyanın kaderini değiştiren o dört asil kadının hikayesini anlatır.

Meryem’in sükunetini, Fatma’nın azmini, Hatice’nin ferasetini ve Piruze’nin cesaretini unutma. Çünkü onlar, bu topraklarda kadının sesinin sadece bir fısıltı değil, gür bir nida olduğunu kanıtlayan gerçek efsanelerdir.

Selam olsun o kadim mühürlere… Selam olsun mühür sahibi yüreklere…VESSELAM